10 Mayıs 2007 Perşembe

Ruh Halimiz Üzerine

Merhaba,

Epeydir buraya birşey yazmıyorum; izliyorum, eğleniyorum, anımsıyorum, arada hüzünleniyorum, kızıyorum.

Aynı yıllarda aynı okulda okuduk. 12 Eylül 1980'i yaşadık. Hayat herkesi farklı yere savurdu; farklılaşmak çok doğal. Okulun "kalitesi", ailelerimizin "sınıfsal konumları" ve "kişisel tercihlerimiz nedeniyle, çoğumuz kalburun üstünde kaldık.

Siyasi tercihler yaptık. Doğruydu, yanlıştı kısımlarına girmiyorum. Ama açıkçası, 30 yıl sonra geldiğimiz noktaya baktığımda epey hüzünleniyorum doğrusu.

Yalnızca burada değil, izlediğim, katıldığım tüm tartışma platformlarında şunu görüyorum: Avrupa'nın tarih boyunca içine düştüğü "ötekileştirme" tuzağına düşmek üzereyiz. Türkiye'deki insanlar, aynı dili konuştuğu, aynı yemekten hoşlandığı, aynı
bayramları kutladığı diğer insanları neredeyse düşman görür hale geliyor.

Avrupalı pasaport memurlarının başı açık ya da kapalı T.C. pasaportları ile önlerine gelene baktıkları şekilde birbirimize bakmaya başladık. Bu ciddi bir toplumsal ruh hali bozukluğuna işaret eder.

Bir yandan cinayetler (Danıştay Saldırısı, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetleri, Malatya vahşeti), bir yandan, internetin getirdiği olanaklarla sürdürülen yoğun çabaların (ki artık ciddi bir psikolojik savaş ortamından söz edebiliriz) ülkeyi getirdiği yer, toplumun bir kesiminin, toplumun bir başka kesimini "öteki" olarak gördüğü bir çatışma alanıdır.

'Bunu daha önce yaşamıştık' diyeniniz yok mu; 6 - 7 Eylül'ü, Sivas'ı Çorum'u, Kahramanmaraş'ı hatırlayanınız yok mu? Ötekileştirme vahşet ile biter.

Burası bir ülke; savaş meydanı değil. O cenahdan, ya da bu cenahdan kimileri Türkiye'yi bir savaş meydanı olarak görebilir. Ama eğer biraz akıl var ise, savaş meydanı olarak görenlerin oyunları bozulabilir; bozulmalıdır.

Kazım, bir zamanlar Aydınlıkçı'ydı. Maocu'ydu. Çin tek parti diktası altında vahşi bir kapitalist büyüme içinde bugün; orada Maocu kalmadı artık. Maocu kıyafeti Çinli modacıların esin kaynaklarından biri artık.

Kazım'ın lideri, Mao ortadan kaybolunca, Apocu oldu; dergisinde Abdullah Öcalan ile uzun uzun röportajlar yayımladı. Başkan, başkan diye Öcalan'ın peşinde koştu. Apo'nun "MİT"leştirilmesinde ciddi roller oynadı.

Sonra birden millici oldu aynı adam. En sıkı Kemalist o oldu şimdi de.

Bizim Kâzım da, hoop, onun peşinden.

Kâzım, en son, Kürtçe diye bir dil zaten yok diyen birinin yazısını aktarmış. Neymiş, Arapça, Farsça varmış Kürt dilinde, o yüzden o dil yokmuş.

Kutlarım onu. Bunu gitsin Diyarbakır'da söylesin; ya da İstanbul Bahçelievler'de; isterse adres verebilirim. 12 Eylül seviyesine geldik artık.

Pes diyorum ve başka bir şey ne yazık ki diyemiyorum.

Selam, sevgi, vs.

Hiç yorum yok: