Cengiz,
Yanlış soru, yanlış cevap üretir.
"AB'ye bizi alırlar mı" sorusu, panayırlarda, "Cambaza bak" diyen yankesicilerin soracağı bir sorudur, kandırma, saptırma sorusudur. Paranı kaybedersin.
Asıl soru şudur: "AB ülkelerinde yaşayanların yaşam standartlarını, sahip oldukları hak ve özgürlükleri Türkiye için istiyor muyum?"
Bu soruya "istemiyorum" yanıtını verecek varsa çıksın ortaya; hodri meydan.
AB'de Türkiye'yi isteyen var; istemeyen var.
İstemeyenler; ırkçı olabilirler, ki çoğu Avrupalı biraz kazıdığında, ırkçılığa eğilimli çıkar. Müslümanlara kızabilirler, onlardan korkabilirler.
Ya da tarihi önyargılar vardır: "Anne, Türkler geliyor" derler örneğin. Sittin sene aynı sorunlarla debelenen bir ülkeyi başlarına dert almak istemeyen pragmatik liberal ya da muhafazakar olabilirler.
İsteyenler; stratejist olabilir, söz verdik tutalım diyenlerden çıkabilir, her ne demekse, `Türk dostu' olabilir.
Ama Türkiye'nin onları korkutan sorunları vardır. Bu sorunlar konuşarak çözülür; çözülebilir.
Sorunların konuşulmadığı zaman yok olabileceğine inanan siyasetin, yani sürekli "Cambaza bak" diyenlerin iktidarda olduğu bir ülkedir burası. Devekuşu siyasetlerinin dünyadaki en iyi uygulayıcısı Türkiye'dir.
Biliyorsunbiz, hedef koyan, sonra o hedeflere ulaşmayı engelleyen sorunların konuşulmasını engelleyen, dahası yok sayan sayılı ülke arasında yer alırız; bu ayrıcalıklı durum nedeniyle gurur duymalıyız.
Osmanlı İmparatorluğu bir Avrupa imparatorluğuydu. Uzun süre Avrupa'yı korkuttu, sonra ürküttü, sonra şöyle bir baktırdı, ardından hafifçe gülümsetti.
Sonunda silleyi vurup Osmanlı'yı devirdiler. Silleyi vurup devirmeden önceki 100 yılda ve sillenin ciddi ciddi hazırlandığı tarihten sonraki 100 yılda, yani yaklaşık 200 yıldır, bu ülke 2 temel sorununu çö – ze – mi – yor.
Modernleşmeyi müslüman bir halk ile gerçekleştirme sorunsalını aşamıyoruz. Birinci sorun budur.
Oysa modernleşme 200 yıldır süren bir mücadele ve hala İslam ile modernleşmenin bağdaştırılması konusunda ciddi çatışmalar yaşıyoruz.
Bu uzun modernleşme mücadelesinin en önemli aşaması, silleyi yedikten sonra zar – zor kurulan Cumhuriyet'dir.
Ülkesi ve milleti olmayan bir ordunun, ülke ve millet oluşturmasının öyküsüdür Cumhuriyet. Kuruluş sürecinde, saltanata bağlı muhafazakar halkın nasıl direndiği bilinir.
Bu mücadelenin ikinci önemli aşaması ise, Türkiye'nin dışa açılması ve AB ile ilişkilerdir. Bu süreç 50 yıldır devam eder. Bu da, bu topraklar açısından önemli bir dönüşüm vesilesidir.
Son 4 yıldır, bu önemli hedefe dönük politikaları "ılımlı İslamcı" diye nitelenen bir parti sürdürüyor.
Yani roller değişti; birinci aşamada direniş gösteren muhafazakarlık, ikinci aşamanın bayraktarlığını yapıyor. Birinci aşamanın bayraktarları, şimdi kaleci rolünü üstlendi.
Vatandaşın Türk, müslüman ve sünnî olanını seven müesses nizam, Türk, müslüman ve sünnî olmayanlarımızın, başka yere gidebileceklerini vurdu, kırdı, attı.
Artık, biz bize, müslüman müslümana yaşıyoruz. Başka vatanı olmayan farklılar haliyle burada kaldı. Kürtleri, Alevileri bu fasıldan sayabiliriz.
Bu devlet, yeryüzünün Vatikan'dan sonra en büyük din örgütlenmesinin sahibi dünyada: Diyanet İşleri. Binlerce kadrolu din adamı var.
Camii'de "dincilik" yapan imama da, bu imamı izleyip karşı rapor hazırlayan istihbaratçı jandarmaya da, maaşları, aynı keseden veriliyor; benim cebimden.
Yani yanlış bir şeyler var. Devlet birbiri ile çelişkili hedefleri olan memurlar istihdam etmez.
Frankfurt Havaalanı'nda pasaportunu verdiğinde, türbanın mı var, başörtülü müsün, çarşaflı mısın bakmıyor adam. Tüm TC pasaportu sahiplerini kendi kafasında aynı havuza atıyor, öyle bakıyor. Onların bütün Türkler'e yaptığı "onlar" ayırımını, burada biz birbirimize yapıyoruz. Modernleşme sorunumuzun yansıması, bu derin kuşku, güvensizlik ve "öteki" ayrımıdır.
İkinci sorunumuz ise millet sorunudur ve modernleşme sorununu çözemememiz ile doğrudan bağlantılıdır.
Millet sorununu, bu topraklardaki diğer milletleri uzaklaştırarak çözme çabası, yani vatandaşı istenen dozda Türk, kesinlikle müslüman ve Sünnî ama bokunu çıkartmayan Sünnîlikle sınırlayan anlayış artık doğal sınırlarına ulaşmış görünüyor.
O yüzden de karşımıza Kürt sorunu çıkıyor, Ermeni soykırımı iddiaları çıkıyor. Kıbrıs sorunu da milletler sorununun uzantısıdır.
Farklılıkları, yaşamın ta kendisi olarak olarak değil, bir yaşamsal tehdit olarak görenlerin kışkırtmaları, bu ülkenin karşı karşıya kaldığı en önemli tehlikedir.
AB ölçütlerine karşı çıkanlar
* AB vatandaşlarının yaşam standartlarına, hak ve özgürlüklerine Türkiye'de yaşayanları lâyık görmeyenlerdir,
* Farklılıkları ortadan kaldırıp, tek tip Türk isteyenlerdir,
* İktidar alanlarının bu süreç sonunda daralacağını bilenlerdir.
Bu nedenle de "AB bizi sanki alacak da" demenin anlamı yoktur.
Ben ille de AB'ye üye olalım demem; ama Türkiye'de yaşayan herkesin AB standartlarına lâyık olduğuna inanırım.
Türkiye'yi alsalar da, almasalar da, herkesin dilinden düşürmediği, Atatürk'ün, "Muassır medeniyet hedefi" AB standartlarıdır bugün; ama yaşamın her alanında AB standartları.
Çin, Rusya ya da Baas standartları değil; kıçıkırık Bulgaristan'ın dönüşümünü sağlayan ve sürdüren standartlar bunlardır.
"Biz bunları kendi kendimize de yaparız" diyenler var.
Ben o ifadenin bir kısmına katılıyorum. Ve şöyle diyorum:
"Kuşkusuz yapabilecek bilgi ve birikime sahibiz. Ama tarihimiz, toplumsal dönüşümü, havuç ve soba olmadan yapmayacağımızın örnekleri ile dolu. Bunun en iyi örneği Osmanlı'nın çok uzun süren çöküşüdür. Biz, kendi sistemimizi, ancak müzakerelerle dönüştürebilecek olan çünkü birdenbire ortaya çıkmamış, birdenbire de kaybolmayacak köklü bir ülkeyiz. Korkmayın, korkutulmayın, konuşun ve dönüşün."
AB'nin Türkiye'den talepleri nedeniyle ulusal gururları incindiği için öfkeli olanlara birkaç sözüm var.
Eğer egonuz,
* 1 Mayıs 2007'de polisin herkesi eşek sudan gelinceye kadar dövmesi ve bunun cezasız kalması nedeniyle örselenmiyorsa,
* Milli gelirin ancak 83 yılın sonunda, 5000 doların üstüne çıkması ve Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi'nin Türkiye'den 4 kat zengin olması nedeniyle egonuz rahatsız olmuyorsa,
* Rögar kapağı olmadığı için lağım sularına kapılıp giden kızlarının cenazesini, üçotuz paraya suçlu şirkete satan anne babanın, Cumhuriyet'in 83. yılında Vatandaşlık bilincinden yoksunluğu ve ilkel kültürel kodları karşısında, egonuz hüngür hüngür ağlamıyorsa, egonuzu yer, ulusal gururunuzu da ona katık ederim.
Gelelim, ebedi konularımızdan biri olan halkın sağduyusuna.
Halkın sağduyusu, ılımlı ya da ılımsız İslam'a oy verince, "göbeğini kaşıyan kara kalabalıklar" imgesine indirgenir. "Halkın sağduyusunun, ancak benim 5 duyuma hitap edenini severim" anlayışı, bizlerde pek yaygındır.
Başlangıçta, sanki Türkiye işgal altındaymış gibi bir söylemle, ülkeyi neredeyse savaş meydanı gibi gören bir anlayışla doldurulan miting alanları, siyaseti dönüştürebilecek bir nitelik kazanıyor giderek. Ne mutlu bize. Kadınlar dönüştürüyor. Çok seviniyorum kuşkusuz. Keşke demokrasi vurgusu biraz daha güçlü olsa.
Ama demokrasi herkese, bu arada Cengiz, sana da gerekebilir.
Bu yüzden de, halkın bir tek o meydanları dolduran insanlardan oluşmadığını, farklı düşünenler olacağını da unutmamakta yarar var.
Tabutlarına Türk bayrağı sarılıp gömülen askerlerin anaları ve eşleri de halk. Başları, şöyle ya da böyle bağlı, Allah'a inanan, ona dua eden, eşlerinin ve çocuklarının Kur'an şartlarına uygun şehit düştüğüne inanan bir halk ama.
Ne olursa olsun hukuk ve demokrasi Cengiz.
Bir küçük not da Atatürk resmi ve AB ile ilgili.
Ordu'nun siyasete karışmaması konusunda AB'de ve genel olarak demokrasilerde bir kesin duruş vardır.
Ama AB'den kimse Atatürk portreleri ile ilgili hiçbir şey söylemedi Türkiye'ye; söyleyemez de çünkü kendi liderlerinin fotoğrafları da her yerde var. Bu tür söylentiler, sürdürülen psikolojik ve zaman zaman kanlı (son cinayetleri hatırlayın) savaşın ürünleridir.
Kokoreç konusuna gelince. Yunanistan 1982 yılından beri üye ve orada bizdekinden çok daha fazla sakatat ürünü ve kokoreç var.
Yani kokoreçe, işkembe çorbasına, kelle paçaya, bumbara bir derogation alır devam deriz.
Kokoreç yeme özgürlüğümüz elimizden alınamaz.
Herkese selam, sevgi.
10 Mayıs 2007 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder