21 Mayıs 2007 Pazartesi

Re: Emperyalizm Safsatası

Cengiz,

Sessiz kaldım diye köşeme çekildiğimi sanma. Ancak bakabildim.

Emperyalizmin tanımını biliyorum; iktisat okudum, ilgi alanımdı. Parti seminerleri ve Felsefe’nin Temel İlkeleri’nin ötesinde bilgim var.

Savaşların nedenleri konusunda uzunca bir monografi yazmıştım seçmeli Tarih Dersi’nde. Yani bu konuyu geçelim.

Ben emperyalizm yoktur demiyorum, Osmanlı’nın yıkılışının emperyalizm ile açıklanmayacağını söylüyorum. Bu iki ifade arasındaki farkı sanırım sen bile görebilirsin. Kaldı ki, bunu bir sürü ciddi tarihçi de söylüyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini yıkan diğer güçler gibi bir imparatorluk olduğunu dahi göremeyip, yanlış yönden gelince, haliyle yolunu bulamıyorsun ve Türkiye’yi de yanlış değerlendiriyorsun.

“Ne ABD, ne AB” lafı, yeryüzünü çok iyi bilen ama Türkiye’yi yeryüzünden bi- haber bırakmak isteyen birilerinin ürettiği bir lafdır. Hedef düşük dozlu demokrasi ya da komuta demokrasisinin sürmesidir.

A be iki gözüm. “Ne ABD, ne AB” yoluna girerse Türkiye, sen taktığın silikonları nereden ithal edeceksin, kullandığın cihazları nereden getirteceksin? İran’dan falan herhalde.

Türkiye’nin en ileri çağdaşlaşma projesi Cumhuriyet ise, ki öyle, o Cumhuriyet’in kurucuları yüzlerini, işlerini bitirdikten hemen sonra, birkaç yıl öncesine kadar savaştıkları Batı’ya dönmüşlerdi.

O yüzden Medeni Kanun İsviçre’den, Ceza Kanunu İtalya’dan alındı; Afganistan’dan, İran’dan değil.

O yüzden Cumhuriyet Baloları’nda valsler yapıldı; kaşıklı karşılama oynanmadı, horon tepilmedi.

O yüzden, yeni Cumhuriyet’i kuranların en yakınları Avrupa başkentlerine Büyükelçi olarak atandı.

O yüzden Latin alfabesine geçildi.

O yüzden Kastamonu konuşmasında Atatürk “Efendiler... Bu serpuşun adı şapkadır” dedi.

O yüzden Türkiye yeryüzünün Şapka Devrimi yapmış tek ülkesidir.

Cengiz: Cumhuriyet’in en önemli unsuru Batıcılık’dır. Sen, ya da meydanlarda olan ya da olmayan senin gibiler, paralanıncaya kadar “Ne ABD, ne AB” diye bağırsanız bile, bu ülkenin rotası değişmez.

Çünkü: Türkiye bu ülkelerin pazarı ve bu ülkeler Türkiye’nin pazarıdır.

Çünkü: Güçlü ordu istiyorsan askeri teknoloji bu ülkelerdedir.

Çünkü: Adam yetiştirmek istiyorsan, bu ülkelerin eğitim sistemleri ileridir.

Çünkü: Kurulan ilişkiler son 83 yılın değil, imparatorluktan imparatorluğa kurulan 500 yılın ilişkileridir ve o kadar kolayına yıkılamaz.

Çünkü: Alternatif yoktur. Ne Çin, ne Rusya Türkiye’nin ittifak anlamına biraraya geleceği ülkeler değildir.

Ermeni tehciri konusuna gelince. Senin gördüğü doğru ile benim gördüğüm doğru farklı.

Ben hiçbir zaman, “Bu olaylar olmamalıydı” demedim. O zamanki şartların Ermeni tehcirini gerektiriyor olabileceğini, çünkü vatanın tehlikede olduğunu hep düşündüm. Benim öfkelendiğim, senin çok şık bir şekilde sorumluluğu Kürtler’e atman gibi bir ‘reddiyeci’ tavrın benimsenmesinedir.

Çukurca’daki küçücük bir caminin içinde, bir gecede soğuktan ölen 32 bebek ve çocuğun kefenlenmiş bedenlerini gördüğümden beri, savaş – sonuç ilişkisi kafamı hep kurcaladı. Hekim olmadığım için ‘ex olmuşlar’ deyip geçemediğim o manzara ve güneş doğarken, o (Kürt) çocukların kepçe ile açılmış bir mezara konmaları aklımdan hiç çıkmaz.

1915 yılında da benzer şeyler yaşanmış anlaşılan. Hem bölgedeki müslümanların, hem Ermeniler’in başlarına gelmiş bu olaylar.

Amerikalı subayların, Irak’daki sivil ölümlerini “colateral damage” diye nitelemelerine öfkelendiğini tahmin ederim. O yüzden biraz tutarlı ol ve “Ölmüşler işte” deyip geçme.

Ben diyemiyorum.

Temuçin

12 Mayıs 2007 Cumartesi

Genç bilgeleri yaşlanınca Cengiz yaparlar

Sevgili herkes,

Ekrem'in yazdıkları, konuştuğumuz sorunların özüne dair önemli ipuçları içeriyor.

Ben, işim gereği, sürekli Türkiye ile ilgili olarak yazan ve düşünen yabancı gazetecilerle konuşurum.

Genelde birkaç soru sorarlar; başta da Ermeni konusu gelir.

İnanırlar, inanmazlar ama onlara hep anlattığım şudur:

Geçen yüzyılın başındaki tek bir olaydan değil, Birinci Balkan Savaşı ile Lozan Anlaşması arasındaki yaklaşık 15 yıldan söz ediyoruz.

Birinci Balkan Savaşı'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun müslüman tebaası, yani, benim Boşnak, Arnavut ve Selanikli atalarım açısından başlayan vahşet, aynı senaryonun Doğu Anadolu'da uygulanması ve bu kez başarısızlığa uğraması ile yön değiştirmiş, tehcire uğrayan Ermeniler olmuş, Yunan işgali ile vahşet sürmüş, Kurtuluş Savaşı ile sona ermiş ancak insani sıkıntılar nüfus mübadelesi nedeniyle azalmamıştır.

Ermeni tehciri kararını verenlerin 1912 - 1913'de Balkanlar'da uğranan bozgunu yaşayan ve sonuçlarını gören Balkan kökenli
İttihatçılar olması rastlantı değildir. Orada Çarlık Rusyası tarafından desteklenen komitacıların, müslüman nüfusu nasıl terörize ederek kaçırıp, bölgeyi arındırdıklarını gördükten sonra, Doğu Anadolu'da Rus ordusunun yanında yer alan Ermeniler'e benzer bir silah ile, "tehcir" ile cevap verilmiştir.

Tehcir, Abdülhamid zamanında kurulan, Kürt aşiret reislerine güç ve otorite veren Hamidiye Alayları'nın kalıntılarının yanısıra yerel Osmanlı yönetimi tarafından yürütülen resmî Osmanlı politikasıdır. Sorumlusu Osmanlı yönetimidir.

"Biz kesmedik, Kürtler kesti" demek seni kurtarmaz Cengiz. Osmanlı tebası olan Kürtler'e göz yuman, bölgedeki Osmanlı yöneticileridir.

Yapılan insani midir? Değildir.

Yapılması gerekli miydi? O günün şartlarına bakıldığında, ne yazık ki ve istemeye istemeye evet.

İşin beni ilgilendiren asıl yönü, tüm dünyanın yalnızca Ermeni konusu üzerinde durup, o uzun 15 yılın diğer vahşetlerini görmezden gelmesidir.

Tüm bu olaylar birbirine bağlıdır ve Hristiyan - Yahudi zihniyeti, "tehlikeli öteki" olarak müslümanları ve özel olarak da
Türkler'i (Osmanlı deneyiminden ötürü) görme eğiliminde olduğu için, ayaklanan, etnik temizlik başlatan, saldırgan düşman güçlerle işbirliği yapan Ermeniler'in tehciri konusu üzerimize yapışmıştır.

Oysa, o dönemde kurulan Sırbistan'ın, Bulgaristan'ın, büyüyen Yunanistan'ın o dönemdeki liderleri ve onların yaptıkları aynı büyük ve kanlı tablonun unsurlarıdır.

Benim sorunum, Cumhuriyet'in de, ne yazık ki, bence gerekli olmadığı halde, aynı refleksle davranıp, Türk, Müslüman, ama tercihan şeriatçı olmayan Sünni bir nüfus oluşturmak için politikalar oluşturmuş olmasıdır.

Bunun sonuçlarını bugün yaşıyoruz; Kürt sorunu, türban ekseninde yaşadığımız son gerginlikler ve Amerika'daki siyah-beyaz
anlaşmazlığını andıran karşılıklı güvensizliğimizin temelleri 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında atılmış sorunlardır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışına bakarken, "emperyalizm" söyleminin kullanılması bizim bugünü de yanlış bir prizmadan bakarak değerlendirmemize yol açıyor.

Yüzyıllar boyunca Avrupa'nın egemen gücü olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını istemeleri, Avrupa Krallık ve
İmparatorlukları'nın en doğal isteklerinden biriydi kuşkusuz. Osmanlı onların önünü tıkıyordu, büyümelerini engelliyordu.

Osmanlı'nın devlet yönetim zihniyeti nedeniyle zayıflamaya başlamasıyla örtüşen keşifler ve merkantilist dönemin
zenginleştirdiği Avrupa, padişahlarla daha kolay baş etmeye başladı. Ekonomik ve teknolojik uçurum büyüdükçe yenilgi yaklaştı ve kaçınılmaz oldu.

Osmanlı hiçbir zaman sömürge olmadı ama onun boşaltmaya başladığı alanı doldurmak isteyenlerin, ekonomik ve teknolojik açıdan geri kalmış bir devleti yıkmaları da kaçınılmazdı.

O nedenle, Batılı ülkelerin zayıf ülkeleri sömürgeleştirme süreci ile Osmanlı'ya dönük saldırılarını benzeştirmek ve Osmanlı'nın yıkılışını "emperyalizmin işi" olarak sunmak tarihsel olarak yanlıştır.

Sömürgeleştirilen ülkeler ile Osmanlı arasında benzerlik var mıydı hiç? Hayır tabii ki.

Osmanlı'nın çöküşü bir zamanlar üstün olduğu güçlere yenilmenin öyküsüdür. Emperyalizmin bir örneği değil.

O söylemi, Türkiye'nin bugünkü ilişkileri bağlamında doğruymuş gibi sunmak tarih dışı, tarih ötesi korkuları besleme amaçlı bir safsatadır.

Bu safsata, ne yazık ki, Türkiye içinde, vatandaşları "ben" ve "öteki" diye ayıran, farklıyı, aynıya indirgeme amaçlı, resmî ya
da korkutmaya dayalı gayrı-resmî duruşlar benimsemeyi dayatan, tehlikeli, kökünden reddedilmesi gereken, faşizan tavırlara yol açıyor.

Emperyalizm safsatası, her toplumsal tartışmanın, her anlaşmazlığın, "emperyalizmin oyunu" olarak sunulmasını ve
beceriksizliğin, kötü yönetimin üstünün örtülmesini daha kötüsü toplumsal çatlakların derinleşmesini sağlıyor. Bana yaramadığı kesin ama birilerine yansıyor; Cengiz gibiler de buna inanıyor.

Benim anlayamadığım, 1 Mayıs 1977'de üzerine ateş edilenlerin, 22 Mart 1978'den sonra sokaklara dökülenlerin, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamlarından sonra genç yaşlarına rağmen "işte kışkırtma" diyenlerin, 50lerine merdiven dayadıklarında neo-faşist bir söylemi nasıl benimseyebildikleridir.

Belli ki, gençken daha bilge imişler.

Ne yapalım, kaderde bunu da görmek varmış.

Temuçin

10 Mayıs 2007 Perşembe

Re: Cambaza bak

Kendine acımaya gerek yok çünkü acınacak bir durum yok. Koskoca ve güçlü bir ülke burası; burası Türkiye.

Bütün bu yazdıkların, 83 yılda üzerinden komplekslerini her nedense atamayan, tüm dünyayı koskocaman bir tuzak ve kapan olarak gören, sağlıksız bir zihniyet yaratmaya çalışan propagandanın kurbanı safsatalardır.

Kıbrıs gitmedi yerinde duruyor. 1974 yılından beri durumunda bir değişiklik yok. Kıbrıs 1960 Anlaşmaları ile bağımsızlığına kavuşurken, Türkiye zil takıp oynuyordu. Biraz tarih bilgisi Cengiz.

Yine mugalata yapmışsın AB konusunda; geçiyorum. İşin özüne, yaşam standartları, hak ve özgürlükler kısmına değinmemişsin.

Bana AB ile müzakereler sürerken, Türkiye'nin tanımlanmış çıkarlarına getirilen zararı kanıtlayan tek bir örnek göster. Uluslararası alanda bir kayıp, içerde bir zarar göster.

AB hedefi MGK kararlarında çok net bir şekilde konmuştur. Devlet politikasıdır.

Gümrük Birliği konusu da demagojidir.

Yıllardır Gümrük Birliği nedeniyle çöküş bekleyenler, yıllarca komünizm bekleyenlerin torunları Cengiz.

Türkiye'deki sanayicilerle konuş bir Gümrük Birliği konusunda; ne diyorlar bir öğren. Ondan sonra gördüğün Gümrük Birliği kâbuslarını anlat. Ama belki onlar da satılmış; çünkü herkes satılmış bu ülkede!

İdris Küçükömer tezleri moda değil. Ama adam doğruyu söyledi diye 9 köyden kovdular. Madem ki konuyu açtın, düşünmen için birkaç kelime.

Senin çizgindeki siyasetin gerçekleştiremediği (iktidara halk oyuyla gelmek dahil), herşeyi muhafazakarlar, üstelik köylü, taşralı muhafazakarlar yaptı. Rahatsızlık veren de zaten bu değil mi?

Çarıklıların güçlü olması tedirgin ediyor. Sorun bu.

Onların işi ayakkabı boyamakla, badana yapmakla, evde temizliğe gitmekle, şehit eşlerini ve çocuklarını gömmekle. Onların para kazananı, seninle aynı yerde yemek yiyeni, aynı sinemaya gideni rahatsız ediyor.

Sınıf meselesi yani; küçük burjuva ayak takımına karşı. Sen onlar için de neyin iyi ve gerekli olduğunu bilenlerdensin kuşkusuz.

Kendi tarihine olabildiğince objektif bakabilmek aklı başında adamların akıllarını korumaları için gereklidir.

"O onu yaptı, ben de bunu yaptım" zihniyeti, Ermeni Taşnak zihniyetinin, Türkiye uzantısıdır. Aşırılıklar, birbiri olmadan yaşamaz. Sen bari bunun kurbanı olma.

Kaldı ki, benim sözünü ettiğim Cumhuriyet dönemiydi. Varlık Vergisi, NAZİ'lerden esinlenerek açılan Aşkale Çalışma Kampı (Arbeit machts Frei - Çalışmak özgürleştirir), 6 - 7 Eylül olayları; sanırım sen bunlardan da yanasın.

Selamlar.

Re: AB'ye alan var sanki

Cengiz,

Yanlış soru, yanlış cevap üretir.

"AB'ye bizi alırlar mı" sorusu, panayırlarda, "Cambaza bak" diyen yankesicilerin soracağı bir sorudur, kandırma, saptırma sorusudur. Paranı kaybedersin.

Asıl soru şudur: "AB ülkelerinde yaşayanların yaşam standartlarını, sahip oldukları hak ve özgürlükleri Türkiye için istiyor muyum?"

Bu soruya "istemiyorum" yanıtını verecek varsa çıksın ortaya; hodri meydan.

AB'de Türkiye'yi isteyen var; istemeyen var.

İstemeyenler; ırkçı olabilirler, ki çoğu Avrupalı biraz kazıdığında, ırkçılığa eğilimli çıkar. Müslümanlara kızabilirler, onlardan korkabilirler.

Ya da tarihi önyargılar vardır: "Anne, Türkler geliyor" derler örneğin. Sittin sene aynı sorunlarla debelenen bir ülkeyi başlarına dert almak istemeyen pragmatik liberal ya da muhafazakar olabilirler.

İsteyenler; stratejist olabilir, söz verdik tutalım diyenlerden çıkabilir, her ne demekse, `Türk dostu' olabilir.

Ama Türkiye'nin onları korkutan sorunları vardır. Bu sorunlar konuşarak çözülür; çözülebilir.

Sorunların konuşulmadığı zaman yok olabileceğine inanan siyasetin, yani sürekli "Cambaza bak" diyenlerin iktidarda olduğu bir ülkedir burası. Devekuşu siyasetlerinin dünyadaki en iyi uygulayıcısı Türkiye'dir.

Biliyorsunbiz, hedef koyan, sonra o hedeflere ulaşmayı engelleyen sorunların konuşulmasını engelleyen, dahası yok sayan sayılı ülke arasında yer alırız; bu ayrıcalıklı durum nedeniyle gurur duymalıyız.

Osmanlı İmparatorluğu bir Avrupa imparatorluğuydu. Uzun süre Avrupa'yı korkuttu, sonra ürküttü, sonra şöyle bir baktırdı, ardından hafifçe gülümsetti.

Sonunda silleyi vurup Osmanlı'yı devirdiler. Silleyi vurup devirmeden önceki 100 yılda ve sillenin ciddi ciddi hazırlandığı tarihten sonraki 100 yılda, yani yaklaşık 200 yıldır, bu ülke 2 temel sorununu çö – ze – mi – yor.

Modernleşmeyi müslüman bir halk ile gerçekleştirme sorunsalını aşamıyoruz. Birinci sorun budur.

Oysa modernleşme 200 yıldır süren bir mücadele ve hala İslam ile modernleşmenin bağdaştırılması konusunda ciddi çatışmalar yaşıyoruz.

Bu uzun modernleşme mücadelesinin en önemli aşaması, silleyi yedikten sonra zar – zor kurulan Cumhuriyet'dir.

Ülkesi ve milleti olmayan bir ordunun, ülke ve millet oluşturmasının öyküsüdür Cumhuriyet. Kuruluş sürecinde, saltanata bağlı muhafazakar halkın nasıl direndiği bilinir.

Bu mücadelenin ikinci önemli aşaması ise, Türkiye'nin dışa açılması ve AB ile ilişkilerdir. Bu süreç 50 yıldır devam eder. Bu da, bu topraklar açısından önemli bir dönüşüm vesilesidir.

Son 4 yıldır, bu önemli hedefe dönük politikaları "ılımlı İslamcı" diye nitelenen bir parti sürdürüyor.

Yani roller değişti; birinci aşamada direniş gösteren muhafazakarlık, ikinci aşamanın bayraktarlığını yapıyor. Birinci aşamanın bayraktarları, şimdi kaleci rolünü üstlendi.

Vatandaşın Türk, müslüman ve sünnî olanını seven müesses nizam, Türk, müslüman ve sünnî olmayanlarımızın, başka yere gidebileceklerini vurdu, kırdı, attı.

Artık, biz bize, müslüman müslümana yaşıyoruz. Başka vatanı olmayan farklılar haliyle burada kaldı. Kürtleri, Alevileri bu fasıldan sayabiliriz.

Bu devlet, yeryüzünün Vatikan'dan sonra en büyük din örgütlenmesinin sahibi dünyada: Diyanet İşleri. Binlerce kadrolu din adamı var.

Camii'de "dincilik" yapan imama da, bu imamı izleyip karşı rapor hazırlayan istihbaratçı jandarmaya da, maaşları, aynı keseden veriliyor; benim cebimden.

Yani yanlış bir şeyler var. Devlet birbiri ile çelişkili hedefleri olan memurlar istihdam etmez.

Frankfurt Havaalanı'nda pasaportunu verdiğinde, türbanın mı var, başörtülü müsün, çarşaflı mısın bakmıyor adam. Tüm TC pasaportu sahiplerini kendi kafasında aynı havuza atıyor, öyle bakıyor. Onların bütün Türkler'e yaptığı "onlar" ayırımını, burada biz birbirimize yapıyoruz. Modernleşme sorunumuzun yansıması, bu derin kuşku, güvensizlik ve "öteki" ayrımıdır.

İkinci sorunumuz ise millet sorunudur ve modernleşme sorununu çözemememiz ile doğrudan bağlantılıdır.

Millet sorununu, bu topraklardaki diğer milletleri uzaklaştırarak çözme çabası, yani vatandaşı istenen dozda Türk, kesinlikle müslüman ve Sünnî ama bokunu çıkartmayan Sünnîlikle sınırlayan anlayış artık doğal sınırlarına ulaşmış görünüyor.

O yüzden de karşımıza Kürt sorunu çıkıyor, Ermeni soykırımı iddiaları çıkıyor. Kıbrıs sorunu da milletler sorununun uzantısıdır.

Farklılıkları, yaşamın ta kendisi olarak olarak değil, bir yaşamsal tehdit olarak görenlerin kışkırtmaları, bu ülkenin karşı karşıya kaldığı en önemli tehlikedir.

AB ölçütlerine karşı çıkanlar

* AB vatandaşlarının yaşam standartlarına, hak ve özgürlüklerine Türkiye'de yaşayanları lâyık görmeyenlerdir,
* Farklılıkları ortadan kaldırıp, tek tip Türk isteyenlerdir,
* İktidar alanlarının bu süreç sonunda daralacağını bilenlerdir.

Bu nedenle de "AB bizi sanki alacak da" demenin anlamı yoktur.

Ben ille de AB'ye üye olalım demem; ama Türkiye'de yaşayan herkesin AB standartlarına lâyık olduğuna inanırım.

Türkiye'yi alsalar da, almasalar da, herkesin dilinden düşürmediği, Atatürk'ün, "Muassır medeniyet hedefi" AB standartlarıdır bugün; ama yaşamın her alanında AB standartları.

Çin, Rusya ya da Baas standartları değil; kıçıkırık Bulgaristan'ın dönüşümünü sağlayan ve sürdüren standartlar bunlardır.

"Biz bunları kendi kendimize de yaparız" diyenler var.

Ben o ifadenin bir kısmına katılıyorum. Ve şöyle diyorum:

"Kuşkusuz yapabilecek bilgi ve birikime sahibiz. Ama tarihimiz, toplumsal dönüşümü, havuç ve soba olmadan yapmayacağımızın örnekleri ile dolu. Bunun en iyi örneği Osmanlı'nın çok uzun süren çöküşüdür. Biz, kendi sistemimizi, ancak müzakerelerle dönüştürebilecek olan çünkü birdenbire ortaya çıkmamış, birdenbire de kaybolmayacak köklü bir ülkeyiz. Korkmayın, korkutulmayın, konuşun ve dönüşün."

AB'nin Türkiye'den talepleri nedeniyle ulusal gururları incindiği için öfkeli olanlara birkaç sözüm var.

Eğer egonuz,

* 1 Mayıs 2007'de polisin herkesi eşek sudan gelinceye kadar dövmesi ve bunun cezasız kalması nedeniyle örselenmiyorsa,
* Milli gelirin ancak 83 yılın sonunda, 5000 doların üstüne çıkması ve Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi'nin Türkiye'den 4 kat zengin olması nedeniyle egonuz rahatsız olmuyorsa,
* Rögar kapağı olmadığı için lağım sularına kapılıp giden kızlarının cenazesini, üçotuz paraya suçlu şirkete satan anne babanın, Cumhuriyet'in 83. yılında Vatandaşlık bilincinden yoksunluğu ve ilkel kültürel kodları karşısında, egonuz hüngür hüngür ağlamıyorsa, egonuzu yer, ulusal gururunuzu da ona katık ederim.

Gelelim, ebedi konularımızdan biri olan halkın sağduyusuna.

Halkın sağduyusu, ılımlı ya da ılımsız İslam'a oy verince, "göbeğini kaşıyan kara kalabalıklar" imgesine indirgenir. "Halkın sağduyusunun, ancak benim 5 duyuma hitap edenini severim" anlayışı, bizlerde pek yaygındır.

Başlangıçta, sanki Türkiye işgal altındaymış gibi bir söylemle, ülkeyi neredeyse savaş meydanı gibi gören bir anlayışla doldurulan miting alanları, siyaseti dönüştürebilecek bir nitelik kazanıyor giderek. Ne mutlu bize. Kadınlar dönüştürüyor. Çok seviniyorum kuşkusuz. Keşke demokrasi vurgusu biraz daha güçlü olsa.

Ama demokrasi herkese, bu arada Cengiz, sana da gerekebilir.

Bu yüzden de, halkın bir tek o meydanları dolduran insanlardan oluşmadığını, farklı düşünenler olacağını da unutmamakta yarar var.

Tabutlarına Türk bayrağı sarılıp gömülen askerlerin anaları ve eşleri de halk. Başları, şöyle ya da böyle bağlı, Allah'a inanan, ona dua eden, eşlerinin ve çocuklarının Kur'an şartlarına uygun şehit düştüğüne inanan bir halk ama.

Ne olursa olsun hukuk ve demokrasi Cengiz.

Bir küçük not da Atatürk resmi ve AB ile ilgili.

Ordu'nun siyasete karışmaması konusunda AB'de ve genel olarak demokrasilerde bir kesin duruş vardır.

Ama AB'den kimse Atatürk portreleri ile ilgili hiçbir şey söylemedi Türkiye'ye; söyleyemez de çünkü kendi liderlerinin fotoğrafları da her yerde var. Bu tür söylentiler, sürdürülen psikolojik ve zaman zaman kanlı (son cinayetleri hatırlayın) savaşın ürünleridir.

Kokoreç konusuna gelince. Yunanistan 1982 yılından beri üye ve orada bizdekinden çok daha fazla sakatat ürünü ve kokoreç var.

Yani kokoreçe, işkembe çorbasına, kelle paçaya, bumbara bir derogation alır devam deriz.

Kokoreç yeme özgürlüğümüz elimizden alınamaz.

Herkese selam, sevgi.

Re: Re: Ruh Halimiz Üzerine

Kâzım,

Devrimciliğin yapılacağı yer burası değil. Tandoğan ve Çağlayan da değildi. Türk bayrakları arasında, gördüm, açılmış tek parti bayrağını, İP bayrağını sanki sen sallıyordun. Ne kadar tipik; nasıl bir fırsatçılık bu Kâzım.

Ağzında büyük sermaye - küreselleşme işbirlikçileri falan gibi koskocaman ve içi bomboş laflarla, "emperyalist" Amerika'nın geliştirdiği Windows'u, "sosyalist" Çin'in ürettiği ama Amerikan markası taşıyan bilgisayarlarla kullanıp, "küreselleşmiş" dünyanın parçası oluyorsun. Sakın yapma Kâzım; cısss.

Önerim, telgraf, teleks ve belki de duman işaretleri ile haberleşmen bundan böyle. Çikita muz yeme. Devrim dışında otomobil kullanma. Benzin alma. Yürü Kâzım. Yalınayak yürü. Ayakkabının tabanı lastik çünkü; dışardan gelmiş, dışa bağlı.

O iki mitinge katılanların tamamının küreselleşmeye karşı olduğunu düşünmüyorsun herhalde.

Benim tanıdığım birçok kişi, senin düşman gördüğün yabancı şirketlerdeki işlerinin başlarına döndüler Pazartesi sabahı. Bazılarının kafası da karışmıştı. "Biz laiklik konusundaki duyarlılığımızı göstermeye gittik, garip bir yabancı düşmanlığı ile
sarmalanmış pis bir safsata bulutu etrafımızı sardı" diyenler çoktu Kâzım.

Türkiye'yi bir deli gömleğine sokmak isteyenlere, bundan 30 yıl önceki heyecanınla hâlâ destek vermen, beni ancak gülümsetiyor Kâzım.

Sen güzel çocuktun Kâzım; hâlâ olabilirsin.

Ama bu yaşta, aynı, manevralarına safsata ile açıklama bulmaya çalıştığın partin gibi, gençliğinin karikatürü oluyorsun Kâzım.

Selamlar.

Re: Ruh Halimiz Üzerine

Kâzım,

Benim ciddi çelişkiler, tutarsızlıklar ve manevralar olarak gördüğüm konularla ilgili olarak senin açıklamaların kuşkusuz olabilir. Ve sen bu açıklamalara yürekten inanabilirsin. Olabilir, elimden birşey gelmez.

Bir safsata dizisini tutarlı bir ideoloji olarak sunan, anti- milli Çincilik'den, anti - Türkiye bölücülüğe, sonra milliciliğe ardından da Kemalizm etiketi altında ilkel bir darbeciliğe dönüşen, otoriter bir siyasi akımın karikatürleştirilmiş halinden söz ediyoruz. Üstelik bu karikatür sandıkta sürekli hezimete uğradı. Sürekli...

Bu durum sürecek; bilgin olsun diye söylüyorum.

Ruh halimiz ile ilgili birkaç söz söylemeni beklerdim ama parti görevin anlaşılan bu forumu abluka altında tutmak olarak tanımlanmış. Belki başka sefere değerli fikirlerini okuruz.


Temuçin

Ruh Halimiz Üzerine

Merhaba,

Epeydir buraya birşey yazmıyorum; izliyorum, eğleniyorum, anımsıyorum, arada hüzünleniyorum, kızıyorum.

Aynı yıllarda aynı okulda okuduk. 12 Eylül 1980'i yaşadık. Hayat herkesi farklı yere savurdu; farklılaşmak çok doğal. Okulun "kalitesi", ailelerimizin "sınıfsal konumları" ve "kişisel tercihlerimiz nedeniyle, çoğumuz kalburun üstünde kaldık.

Siyasi tercihler yaptık. Doğruydu, yanlıştı kısımlarına girmiyorum. Ama açıkçası, 30 yıl sonra geldiğimiz noktaya baktığımda epey hüzünleniyorum doğrusu.

Yalnızca burada değil, izlediğim, katıldığım tüm tartışma platformlarında şunu görüyorum: Avrupa'nın tarih boyunca içine düştüğü "ötekileştirme" tuzağına düşmek üzereyiz. Türkiye'deki insanlar, aynı dili konuştuğu, aynı yemekten hoşlandığı, aynı
bayramları kutladığı diğer insanları neredeyse düşman görür hale geliyor.

Avrupalı pasaport memurlarının başı açık ya da kapalı T.C. pasaportları ile önlerine gelene baktıkları şekilde birbirimize bakmaya başladık. Bu ciddi bir toplumsal ruh hali bozukluğuna işaret eder.

Bir yandan cinayetler (Danıştay Saldırısı, Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetleri, Malatya vahşeti), bir yandan, internetin getirdiği olanaklarla sürdürülen yoğun çabaların (ki artık ciddi bir psikolojik savaş ortamından söz edebiliriz) ülkeyi getirdiği yer, toplumun bir kesiminin, toplumun bir başka kesimini "öteki" olarak gördüğü bir çatışma alanıdır.

'Bunu daha önce yaşamıştık' diyeniniz yok mu; 6 - 7 Eylül'ü, Sivas'ı Çorum'u, Kahramanmaraş'ı hatırlayanınız yok mu? Ötekileştirme vahşet ile biter.

Burası bir ülke; savaş meydanı değil. O cenahdan, ya da bu cenahdan kimileri Türkiye'yi bir savaş meydanı olarak görebilir. Ama eğer biraz akıl var ise, savaş meydanı olarak görenlerin oyunları bozulabilir; bozulmalıdır.

Kazım, bir zamanlar Aydınlıkçı'ydı. Maocu'ydu. Çin tek parti diktası altında vahşi bir kapitalist büyüme içinde bugün; orada Maocu kalmadı artık. Maocu kıyafeti Çinli modacıların esin kaynaklarından biri artık.

Kazım'ın lideri, Mao ortadan kaybolunca, Apocu oldu; dergisinde Abdullah Öcalan ile uzun uzun röportajlar yayımladı. Başkan, başkan diye Öcalan'ın peşinde koştu. Apo'nun "MİT"leştirilmesinde ciddi roller oynadı.

Sonra birden millici oldu aynı adam. En sıkı Kemalist o oldu şimdi de.

Bizim Kâzım da, hoop, onun peşinden.

Kâzım, en son, Kürtçe diye bir dil zaten yok diyen birinin yazısını aktarmış. Neymiş, Arapça, Farsça varmış Kürt dilinde, o yüzden o dil yokmuş.

Kutlarım onu. Bunu gitsin Diyarbakır'da söylesin; ya da İstanbul Bahçelievler'de; isterse adres verebilirim. 12 Eylül seviyesine geldik artık.

Pes diyorum ve başka bir şey ne yazık ki diyemiyorum.

Selam, sevgi, vs.

Cengiz'e Mektup

Cengiz,Sen 1923'den bahsediyorsun, ben 2023'den. Yazdıklarını okuyan seni Kurtuluş Savaşı gazisi sanır.

Ben pembe bir tablo çiziyor değilim. Ekonomi politikaları ile ilgili olarak da konuşmuyorum. Ama manzara ortada; sanırım sen de görüyorsundur. Eğer estetik yaptıran kadınların sayısı azalmıyorsa ve artıyorsa, işler iyi gidiyordemektir. İyi gitmiyor mu?

Şunu söylüyorum: senin gibi düşünenlerin Türkiye'ye bakışında komplekslerden kaynaklanan bir sakatlık var.

Tedavi gören bir paranoid gibi konuşulmasının, yani sürekli, "paranoid değilsem de, bu, takip edilmediğim anlamına gelmez" denmesinin, tüm dünyanın Türkiye'ye tuzaklar kurmak için işbirliği yaptığı gibi bir şapşalca düşüncenin, sözde akıllı adamlar tarafından dile getirilmesinin nedeni işte bu sakatlıktır.

Komplekslerin nedeni tarih eğitimimizdir. Herşeyin 1923 yılında başladığını, bu toprakların sanki öncesi yokmuş gibi anlatan tarih kitaplarıdır; Necdet Kerman'dan dinlediklerimizdir problemin nedeni. Milli Güvenlik dersleridir.

Tarihini bilmeden, tarihinden korkarak yaşamak ancak tarihsiz ülkelere yaraşır, Türkiye'ye değil.

Ülkeler birbirlerine karşı nispi avantajlarını kullanıp öne geçerler. Zaman zaman rekabet kızışır, gizli ve açıksavaşa döner.

Şu anda ben Türkiye'ye dönük bir savaş tehdidi görmüyorum. Kuzey Irak konusu, reddedilen 1 Mart tezkeresinin sonucudur.

Biliyor musun, 1 Mart tezkeresi öncesinde Amerika ilegörüşmeleri sürdüren ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir denge unsuru olarak Kuzey Irak'da konuşlandırılmasını anlaşmaya bağlayan Büyükelçi Deniz Bölükbaşı, belki senin de oy vereceğin MHP'den milletvekili adayı oluyor; dün istifa etti.

Büyük bir coşku ile anti-emperyalist direnişin simgesiolarak sunulan 1 Mart tezkeresinin reddi, Türkiye'nin başına şu sıralarda örülen Kuzey Irak çorabının temel nedenidir. O zaman konuşlandırmayı reddettiği askeri, Türkiye, şimdi Amerika'ya rağmen Kuzey Irak'a sokmayı düşünebiliyor. Göreceğiz.

Diyeceğim, başımıza gelen belalar yarını düşünememekten, kurulan tuzakları görememekten ve devlet olarak gerekli yönetim reflekslerini gösterememekten kaynaklanır.

Ben yabancı ülkelerden değil, devletin hatalarından korkarım.

Devlet, gizli ve açık yöntemleri kullanarak, Türkiye'ye dönük dış tehditleri ortadan kaldıracak işler yapması için kurulmuş çeşitli örgütlere sahiptir. İç konularla uğraşmaktan zaman bulduklarında, dış konularla ilgili tehdit değerlendirmelerinin gereğinin yapıldığını, bu ülkenin bir vatandaşı olarak, ümit ediyorum. Ama örneğini verdiğim Kuzey Irak konusu beni tedirgin ediyor.

Türkiye'de gördüğüm şudur: bir tarafta şeriat yanlılarının (oy oranı en fazla yüzde 7 - 10 arasıdır), diğer yandan "Kardeşim ben müslüman değilim, dahası inanmıyorum" deme cesaretine dahi sahip olmayan laikçilerin (onların da oy oranı yüzde 7 - 10 arasıdır) giriştiği kavga, ülkede bir iç bölünme tehdidi yaratmıştır.

Senin yazdıkların ve üslûbun kaygılarımı doğruluyor.

Aynı dili konuştuğu, aynı yemekleri yediği, aynı kültürün değişik unsurlarını paylaştığı vatandaşlarıyla, aynı masada olmasa da yanyana oturmaya dahi katlanamamak, seni, Solingen'de sırf Türkler yaşıyor diye bir evi kundaklayan Alman neo - nazilerle aynı kategoriye sokar, sokuyor.

Kendi ülkende böylesine bir ayrım yapamazsın. Sistematik olarak yapmaya kalkışana, bu ülkenin akıllı adamları izin vermez. İstersen, burada yazdıklarını, bir parti programı haline getir; bakalım ne oluyor, hep beraber görelim.

Hamurundaki kültürel unsurlar içinde İslam da olan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ama inanmıyorum.

Namaz kılan anneannemin kucağında büyüdüm ama inancın (ister dinî, ister seninki gibi laikçi, ideolojik) hep kan dökülmesine yol açtığını düşündüğüm için (Necdet Kerman'ın anlattıklarının dışında da tarih okudum biraz), inanç sistemlerini tehlikeli bulurum.

Ama inananla da, inanmayanla da, türbanlıyla da, türbansızla da, benim yaşam tercihlerime karışılmadığı sürece barış içinde yaşarım. Bana müdahale edildiğinde, ya da müdahale tehdidi, benim değerlendirmeme göre, yakın ve açık olduğu zaman, gerekeni yaparım. Önce sandıkta, eğer oradan sonuç alınmıyorsa, başka yöntemlerle.

Şu anda böyle bir tehdit görmüyorum. Görmediğim için yazdıklarını ve senin düşündüğün gibi düşünenleri çok tehlikeli buluyorum.

Bir de küçük not; kamuoyu yoklamaları yapılıyor ama sonuçları yayınlanmıyor. Nedeni, bu gergin ortamda hiçbir gazete ve gazetecinin suçlanmak istememesi.

Son kamuoyu yoklamaları, AKP'yi yüzde 38 - yüzde 39 oy oranında gösteriyor. Son 1 ayda oyları biraz arttı.

Bunun Meclis'e nasıl yansıyacağı belirsiz çünkü % 10 barajı hangi partiyi nasıl vuracak o henüz belli değil.

Ama 23 Temmuz sabahı ortaya çıkabilecek manzaraya şimdiden hazırolmakta yarar var.

Türkiye'yi bu kadar gerdikten sonra, AKP yeniden büyük çoğunlukla (368?) Meclis'e girerse, ne yapacaksın Cengiz?

Sana ve meraklılarına, aynı bugünküne benzeyen bir ortamda gidilen, 1954 seçim sonuçlarına bakmalarını öneririm.

Selamlar.