Sevgili herkes,
Ekrem'in yazdıkları, konuştuğumuz sorunların özüne dair önemli ipuçları içeriyor.
Ben, işim gereği, sürekli Türkiye ile ilgili olarak yazan ve düşünen yabancı gazetecilerle konuşurum.
Genelde birkaç soru sorarlar; başta da Ermeni konusu gelir.
İnanırlar, inanmazlar ama onlara hep anlattığım şudur:
Geçen yüzyılın başındaki tek bir olaydan değil, Birinci Balkan Savaşı ile Lozan Anlaşması arasındaki yaklaşık 15 yıldan söz ediyoruz.
Birinci Balkan Savaşı'nden sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun müslüman tebaası, yani, benim Boşnak, Arnavut ve Selanikli atalarım açısından başlayan vahşet, aynı senaryonun Doğu Anadolu'da uygulanması ve bu kez başarısızlığa uğraması ile yön değiştirmiş, tehcire uğrayan Ermeniler olmuş, Yunan işgali ile vahşet sürmüş, Kurtuluş Savaşı ile sona ermiş ancak insani sıkıntılar nüfus mübadelesi nedeniyle azalmamıştır.
Ermeni tehciri kararını verenlerin 1912 - 1913'de Balkanlar'da uğranan bozgunu yaşayan ve sonuçlarını gören Balkan kökenli
İttihatçılar olması rastlantı değildir. Orada Çarlık Rusyası tarafından desteklenen komitacıların, müslüman nüfusu nasıl terörize ederek kaçırıp, bölgeyi arındırdıklarını gördükten sonra, Doğu Anadolu'da Rus ordusunun yanında yer alan Ermeniler'e benzer bir silah ile, "tehcir" ile cevap verilmiştir.
Tehcir, Abdülhamid zamanında kurulan, Kürt aşiret reislerine güç ve otorite veren Hamidiye Alayları'nın kalıntılarının yanısıra yerel Osmanlı yönetimi tarafından yürütülen resmî Osmanlı politikasıdır. Sorumlusu Osmanlı yönetimidir.
"Biz kesmedik, Kürtler kesti" demek seni kurtarmaz Cengiz. Osmanlı tebası olan Kürtler'e göz yuman, bölgedeki Osmanlı yöneticileridir.
Yapılan insani midir? Değildir.
Yapılması gerekli miydi? O günün şartlarına bakıldığında, ne yazık ki ve istemeye istemeye evet.
İşin beni ilgilendiren asıl yönü, tüm dünyanın yalnızca Ermeni konusu üzerinde durup, o uzun 15 yılın diğer vahşetlerini görmezden gelmesidir.
Tüm bu olaylar birbirine bağlıdır ve Hristiyan - Yahudi zihniyeti, "tehlikeli öteki" olarak müslümanları ve özel olarak da
Türkler'i (Osmanlı deneyiminden ötürü) görme eğiliminde olduğu için, ayaklanan, etnik temizlik başlatan, saldırgan düşman güçlerle işbirliği yapan Ermeniler'in tehciri konusu üzerimize yapışmıştır.
Oysa, o dönemde kurulan Sırbistan'ın, Bulgaristan'ın, büyüyen Yunanistan'ın o dönemdeki liderleri ve onların yaptıkları aynı büyük ve kanlı tablonun unsurlarıdır.
Benim sorunum, Cumhuriyet'in de, ne yazık ki, bence gerekli olmadığı halde, aynı refleksle davranıp, Türk, Müslüman, ama tercihan şeriatçı olmayan Sünni bir nüfus oluşturmak için politikalar oluşturmuş olmasıdır.
Bunun sonuçlarını bugün yaşıyoruz; Kürt sorunu, türban ekseninde yaşadığımız son gerginlikler ve Amerika'daki siyah-beyaz
anlaşmazlığını andıran karşılıklı güvensizliğimizin temelleri 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında atılmış sorunlardır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışına bakarken, "emperyalizm" söyleminin kullanılması bizim bugünü de yanlış bir prizmadan bakarak değerlendirmemize yol açıyor.
Yüzyıllar boyunca Avrupa'nın egemen gücü olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını istemeleri, Avrupa Krallık ve
İmparatorlukları'nın en doğal isteklerinden biriydi kuşkusuz. Osmanlı onların önünü tıkıyordu, büyümelerini engelliyordu.
Osmanlı'nın devlet yönetim zihniyeti nedeniyle zayıflamaya başlamasıyla örtüşen keşifler ve merkantilist dönemin
zenginleştirdiği Avrupa, padişahlarla daha kolay baş etmeye başladı. Ekonomik ve teknolojik uçurum büyüdükçe yenilgi yaklaştı ve kaçınılmaz oldu.
Osmanlı hiçbir zaman sömürge olmadı ama onun boşaltmaya başladığı alanı doldurmak isteyenlerin, ekonomik ve teknolojik açıdan geri kalmış bir devleti yıkmaları da kaçınılmazdı.
O nedenle, Batılı ülkelerin zayıf ülkeleri sömürgeleştirme süreci ile Osmanlı'ya dönük saldırılarını benzeştirmek ve Osmanlı'nın yıkılışını "emperyalizmin işi" olarak sunmak tarihsel olarak yanlıştır.
Sömürgeleştirilen ülkeler ile Osmanlı arasında benzerlik var mıydı hiç? Hayır tabii ki.
Osmanlı'nın çöküşü bir zamanlar üstün olduğu güçlere yenilmenin öyküsüdür. Emperyalizmin bir örneği değil.
O söylemi, Türkiye'nin bugünkü ilişkileri bağlamında doğruymuş gibi sunmak tarih dışı, tarih ötesi korkuları besleme amaçlı bir safsatadır.
Bu safsata, ne yazık ki, Türkiye içinde, vatandaşları "ben" ve "öteki" diye ayıran, farklıyı, aynıya indirgeme amaçlı, resmî ya
da korkutmaya dayalı gayrı-resmî duruşlar benimsemeyi dayatan, tehlikeli, kökünden reddedilmesi gereken, faşizan tavırlara yol açıyor.
Emperyalizm safsatası, her toplumsal tartışmanın, her anlaşmazlığın, "emperyalizmin oyunu" olarak sunulmasını ve
beceriksizliğin, kötü yönetimin üstünün örtülmesini daha kötüsü toplumsal çatlakların derinleşmesini sağlıyor. Bana yaramadığı kesin ama birilerine yansıyor; Cengiz gibiler de buna inanıyor.
Benim anlayamadığım, 1 Mayıs 1977'de üzerine ateş edilenlerin, 22 Mart 1978'den sonra sokaklara dökülenlerin, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamlarından sonra genç yaşlarına rağmen "işte kışkırtma" diyenlerin, 50lerine merdiven dayadıklarında neo-faşist bir söylemi nasıl benimseyebildikleridir.
Belli ki, gençken daha bilge imişler.
Ne yapalım, kaderde bunu da görmek varmış.
Temuçin
12 Mayıs 2007 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder